Yazılar

Tefekkür
Din, Medine Yazıcı / Yazar

Tefekkür

“Dert ve sıkıntılar, dokunan halıya benzer. Bir dokumacıya girdiğinde tam karşında halıların dokunduğunu görürsün. Senin gözüne isabet eden yer, arka tarafıdır. Ne kadar karmakarışık olduğunu düşünür ve ‘Buda neyin nesi böyle! İpler birbirine dolanmış!’ dersin. Sonra dolaşırsın dokuma tahtasının etrafında ve dokumanın ön yüzüne gelirsin. Bir de bakarsın ki daha demin gördüğün karışıklığın tam aksine müthiş bir desen, harika bir manzara seni karşılamakta…”
Evet, Kardeşlerim! Dert ve sıkıntılarda böyle gözümüzde karmakarışık bir halde değil midir? Oysa biraz sabretsek ya dünyada ya da ahirette Rabbimizin bizim için dokuyup hazırladığı manzaralar karşısında ne kadar şaşıracak ve “Bu nimetlerin verileceğini bilseydim, çıtımı bile çıkarmazdım!” diyeceğiz.

Her Sıkıntı Bir Fırsattır
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak? Halktan ve sarayda çalışanlar hepsi kayanın etrafında dolaşıp saraya
girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halktan bu kadar vergi alıyor yolları temiz tutmuyordu. Sonunda bir köylü çıkageldi. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, ıkına sıkına itmeye başladı. Kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin olduğunu gördü. Kese altın doluydu
birde kralın notu vardı içinde: “Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir.” diyordu kral. Köylü bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı. “Her engel, yaşam koşullarımızı daha iyileştirecek bir fırsattır.”

Bilmek ve Bildiğiyle Amel Etmek
Adamın birisi bir gün bir kuş avlar. Kuş dile gelip avcıya: “Benden ne istiyorsun?” diye sorar. Avcı:
“Seni kesip etini yiyeceğim!” der. Kuş o zaman: “Benim etim tatlı değildir. Hem de seni doyuracak kadar yoktur. Sana üç şey öğreteceğim, onlar senin için beni yemekten daha hayırlı ve faydalıdır. Fakat birincisi elinde iken, ikincisini elinden kurtulup ağaca konunca, üçüncüsü de uçup şu karşıdaki tepeye varınca söyleyeceğim.”
Avcı kabul eder.
“Peki, söyle birinci nedir?” Kuş:
“Elinden kaçırdığın bir şeye hayıflanma!”
Avcı kuşu bırakır, o da uçup ağaca konar. Avcı ikincisini sorar.
“Olmayacak şeye olur deyip hüküm verme!” dedikten sonra uçup dala konar ve şöyle devam eder: “Ey eşkıya! Eğer beni kesmiş olsaydın midemden her biri yirmi gram ağırlığında iki inci çıkaracaktın.”
Avcı bunları duyunca dudağını ısırır ve hayıflanmaya başlar. Kuştan üçüncüyü söylemesini isteyince de şu cevabı alır: “Sen biraz önce söylediğim ilk ikisini unuttun. Üçüncüyü nasıl söyleyeyim? Ben sana elinden kaçırdığın bir şeye hayıflanma dedim ama hayıflandın. Olmayacak şeye olur deyip hüküm verme dedim, verdin. Ben
etim, kanım ve tüylerimle yirmi gram gelemem. Durum böyleyken midemde yirmişer gramlık iki inci parçasının olması mümkün olabilir mi?”
Kuş bunları söyledikten sonra uçar, gözden kaybolup gider.

Allah’ın Adaleti
Ehlullah, irşat eserlerinde haksızlık ve zulüm karşılığı olaylardan şöyle bir misal anlatır:
Bir gün Musa (as): “Ya Rabbi!” der. “Bazı insanlar zalimin yaptığı yanına kalıyor sanıyorlar.
Hâlbuki senin adaletin önünde sonunda gerçekleşmekte, zalim zulmünün karşılığını mutlaka bir sebeple görmektedir. Bana gerçekleşen bu adaletinin bir örneğini göster ki onu insanlara anlatayım da kimse
zulüm ve haksızlık yapma cesareti bulamasın kendinde. Önünde sonunda zulmünün karşılığını göreceğini anlasın herkes.”

Rabbimiz: “Ya Musa!” der, “Sahrada dört yolun kesiştiği yerdeki çalılıkta saklanarak çeşme başında cereyan edecek olayları seyret de gör bakalım zalim, haksız nasıl önünde sonunda zulmünün, haksızlığının karşılığını
görmektedir.” Musa (as), tarif edilen yerdeki ağaçların arasına gizlenerek karşıdaki çeşme başında yolcuların yaşayacağı olaylara bakmaya başlar. İlk olarak bir atlı gelir çeşmenin başına. Atından iner, üzerindeki
heybesini alıp ağacın gölgesinde oturup yemeğini yer, suyunu içer, içinde altınları bulunan heybesini orada unutarak atına binip uzaklaşır. Arkasından gelen ikinci yolcu, çeşmeden suyunu içer, etrafa bakarken
ağacın dibinde bir heybe görür. Kaptığı gibi heybeyi gözden kaybolur. Onun arkasından iki gözü de görmeyen üçüncü yolcu gelir, o da eğilerek  çeşmeden suyunu içer, bir kenara çekilerek şöyle birazcık dinlenmek
isterken heybenin sahibi ilk yolcu atıyla çıkagelir, öfkeyle heybesini aramaya başlar. Yaşlı bir adamdan başka da kimseyi görmeyince:
“Burada unuttuğum heybemi sen alıp sakladın! Ya paramı verirsin yahut da canını!” der.

İhtiyar: “Ben iki gözü de görmeyen bir adamım. Senin heybenin nerede olduğunu ne bileyim!” diyerek sert karşılık verince, öfkesi başına sıçrayan atlı:
“Bu yaşta beni mi kandıracaksın?” diyerek bir vuruşta ihtiyarı yere serer, ölümüne sebep olur. Hemen atına atlayıp oradan uzaklaşır. Bunları bulunduğu yerden seyreden Musa Aleyhisselam:
“Ya Rabbi!” der, “Bu atlının, içi para dolu heybesini arkasından gelen genç bir yolcu alıp gitti, cezayı ise ondan sonra gelen yaşlı adam çekti. Adalet neresinde bunun?” Rabbimiz şöyle hitap eder: “Ya Musa! İnsanlar böyledirler işte. Hep hadiselerin dışına bakarlar, içindeki kaderin adaletini çoğu zaman göremezler. Burada herkes geçmişte yaptığının karşılığını gördü.” diyerek işin geçmişini şöyle açıklar:
“Para dolu heybesini çeşmenin başında unutan atlı, vaktiyle yanında çalıştırdığı fakir bir adamın hakkını vermedi. Yoksul adamın hakkı kaldı üzerinde. İşte heybeyi alıp giden genç yolcu, o yoksul adamın çocuğudur. Aldığı para babasının hakkı olan paraydı. Onu alıp gitti. Böylece kaderin adaleti yerini bulmuş, çocuk da babasının verilmeyen hakkını alıp gitmiş oldu. Ölen ihtiyara gelince: O da astığı astık, kestiği kestik denecek derecede zalimin biriydi… Nice kavgalara, zulümlere karışmış, yaptığı hep yanına kâr kalmıştı. Son olarak da atlının babasını öldürmüş, yaptığı yanına kaldı sanmıştı. Nihayet atlı da geldi, parasını aldı zannıyla babasını öldüren
adamı bir vuruşta öldürdü, tıpkı onun da babasını bir vuruşta öldürdüğü gibi.”
Bundan sonra Rabbimiz, Hazret-i Musa’ya şöyle hatırlatmada bulunur: “Ya Musa! Söyle kullarıma, hikmetini bilemedikleri olaylara itiraz yollu bakmasınlar! Bilsinler ki bir yapana bir başka yapan çıkacak, kimsenin yaptığı zulüm ve haksızlık, yanına kalmayacak, kaderin adaleti önünde sonunda yerini bulacaktır.”

Atlı adamın çalıştırdığı işçisinin hakkını sonunda heybe dolusu parayla ödediği ve babasını bir vuruşta öldüren adamı da kendisi bir vuruşta aynı şekilde öldürdüğü gibi… Onun için büyüklerimiz demişler ki:
“Hak Teâlâ bir kulun hakkını bir başka kul ile alır; bilmeyen gafil, onu kul kendi yaptı sanır!”
Evet, kimse yaptığının yanına kalacağını sanmasın. Çünkü mutlak adil olan Allah, imhal eder (mühlet verir) ama asla ihmal etmez. Bir de bakarsınız ki zalim, zulmünün karşılığını beklenmedik bir anda olanca şiddetiyle görmüştür. Ancak insanlar bu cezanın yaptığı zulmün, haksızlığın karşılığı olduğunu bazen anlayamazlar da zalimin, haksızın yaptığı yanına kaldı sanırlar.

Her Şeyde Bir Hayır Vardır
Bir zamanlar Afrika’daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü.
Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:
“Bunda da bir hayır var!”
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yapınca kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın başparmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi:
“Bunda da bir hayır var!”
Kral acı ve öfkeyle bağırdı: “Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?” Sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı. Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak
durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını fark ettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler.
Diğer adamları ise pişirip yediler.
Kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, sarayına döndüğünde, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı. “Haklıymışsın!” dedi. “Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum. Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi.”
“Hayır!” diye karşılık verdi arkadaşı. “Bunda da bir hayır var.”
“Ne diyorsun Allah aşkına!” diye hayretle bağırdı kral. “Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir?”
Arkadaşı:
“Ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? Sonrasını bir düşünsene?”

Hayır Bildiklerimiz Şer, Şer Bildiklerimiz Hayır Olabilir
Sıcaktan dili damağına yapışmış bir geyik, su kenarına inmişti. Suyu kana kana içmiş, tam oradan ayrılırken sudaki yansımasını görmüştü. Dikkatle bakmış, bakmış ve kendi kendiyle: “Ne kadar güzel boynuzlarım var. Bir ağaç gibi çatal çatal, dal dal… Benim en güzel yerim herhalde boynuzlarımdır.” diye söylenmiş. Sonra ayaklarına gözü kaymış. Ayakları boynuzlarının yanında öylesine incecik, o denli zayıfmış ki, geyik, ayaklarının bu haline çok üzülmüş. Boynuzlarının yanında ayaklarının çok değersiz olduğuna karar vermiş. Geyik kendi kendine böyle dertlenirken, tam o anda, otların arasında gizlenen bir aslan olanca hızıyla geyiğin üzerine atlamış. Geyik hemen
ileriye doğru sıçramış, aslanın pençesinden kurtulup kaçmaya başlamış. Geyik önde, aslan arkada kovalamaca başlamış. Aslan bir türlü geyiği yakalayamamış.
Fakat geyik sık ağaçların arasına gelince durum değişmiş. Boynuzları dallara takılmaya, koşmasını engellemeye başlamış ve aslan geyiğe iyice yaklaşmış.
Sonunda aslan bir pençesiyle onu yaralayıp, yakalamış. Zavallı geyik son nefesinde kendi kendine:
“Şu işe bak. Bana asıl yararı olan, beni aslandan koruyan bacaklarımı beğenmedim de, yakalanmama neden olan boynuzlarımı beğendim.”
Bizler de bazen en faydasız şeylere iyi diye aldanır, kapılır gideriz. Ama bizim için faydalı olan şeylere değer vermeyiz. Bazen de yaşadığımız olaylara bakar, peşin iyi veya kötü diye hüküm veririz. Neyin iyi neyin kötü, neyin hayırlı neyin hayırsız olduğunu zamanla anlarız ama çoğu zaman iş işten geçmiş olur. Şu bir değişmeyen gerçektir ki Rabbimiz ne istediyse hakkımızda muhakkak hayır murat etmiştir.

Bunu böyle bilmeli…
Nasrettin Hoca’nın
Kafasına Dank Ettiren Ceviz Anlatılır ki Nasreddin Hoca, bir yolculuk esnasında ceviz ağacının altında
dinlenirken, ceviz ağacının meyvelerinin küçük ama karşısındaki kabak bitkisinin meyvelerinin büyük olmasına hayret etmiş. “Allah’ım! Hikmetinden sual olunmaz ama bu kocaman ağaca bu küçük küçük meyveler ama şu küçücük bitkiye büyük büyük kabaklar vermişsin. Acaba niye?” demiş. Bu düşüncelerle meşgul iken tatlı bir uykuya dalmış. Birazdan başına bir ceviz düşmesiyle uyanmış ve şöyle demiş: “Aman Ya Rabbi! Sana şükürler olsun! Ya benim düşündüğü gibi bunları yaratsaydın ne olurdu benim halim?”
“Allah’ın İşine Karışmam”

Eski zamanlarda adamın biri kırlarda dolaşırken siyah bir böcek dikkatini çekmiş. Kendi fikrince onun varlığını lüzumsuz görmüş. “Allah bunu niye yarattı? Aslında bu olmasa da olurdu.” diye düşünmüş. Aradan zaman geçmiş, adam amansız bir hastalığa yakalanmış. Doktorlar derdine derman bulamıyormuş. Derken tecrübeli bir doktor onu incelemiş ve şöyle demiş:
“Kırlarda siyah bir böcek vardır. Ondan bir ilaç yapacağız. Allah’ın izniyle iyileşeceksin.”
İlaç yapılmış ve adam gerçekten iyileşmiş. Bir gün, adam gemiyle yolculuk yaparken denizde büyük bir fırtına
çıkmış. Dağlar gibi dalgalar her tarafı kaplamış. Koca gemi dalgalar arasında denize düşen bir fındıkkabuğu gibi sallanıyormuş. Herkes can derdinde sağa sola koşuşuyor, feryat ediyormuş. Fakat bu adam gayet sakin, sanki
hiçbir tehlike yokmuş gibi dalgaları seyrediyor, âdeta dalgalarla dalga geçiyormuş. Onun halini görenler şaşırıp kalmış, “Be adam, ölüyoruz! Ama sen hiçbir şey olmamış gibi sakinsin. Bu ne duyarsızlık?” demişler.
Adam, “Ben Allah’ın işine karışmam. Bir defa karışır gibi oldum, bir böceği beğenmedim. Beğenmediğim o böceği ilaç olarak bana yutturdu. O ne yaparsa yerli yerindedir!” demiş.

Şöyle bir söz vardır:
“Bugünkü aklım olsaydı dün yaptıklarımı yapmazdım ama dün yaptıklarımı yapmasaydım bugünkü aklım olmazdı.”
Evet, sıkıntılar bizim için birer tecrübedir ve ilimdir. Bir hoca gibi bazı şeyleri bize talim edip öğretir ve giderler. Rabbim ders alabilmeyi nasip etsin bizlere. Âmin.

Sineklerin Şikâyeti
Hazret-i Musa’nın (as) sineklerin tacizlerine karşı itirazına, sineklerin verdiği cevap çok dikkat çekicidir. Risale-i Nur’da konu şöyle anlatılır:
“Hazret-i Musa (as) onların tacizlerine karşı müştekiyâne (şikâyet şeklinde), ‘Ya Rab, bu muacciz (insanları taciz eden) mahlûkları ne için bu kadar çoğaltmışsın?’ deyince, ilhamen cevap gelmiş ki:
‘Sen bir defa sineklere itiraz ettin. Bu sinekler çok defa sual ediyorlar ki: ‘Ya Rab, bu koca kafalı beşer Seni yalnız bir lisan ile zikrediyor. Bazı da gaflet ediyor. Eğer yalnız kafasından bizleri halk etseydin, binler lisan ile Sana zikredecek bizim gibi mahlûklar olurlardı.’”494
Yani sinekler bize şunu anlatmaya çalışıyorlar:
“Biz sinekler ve diğer tüm hayvanlar kendi hal dilimizle Allah’ı zikrederiz, Allah’a ibadet eder ve O’nu anarız. Âlimlerin büyük çoğunluğu şunu da ekler ve derki: “Bu dünyada Allah’ı sadece canlı varlıklar değil cansız varlıklarda zikreder. Bunu da İsra suresinin 44. ayetine dayandırıyorlar. Cenab-ı Hak şöyle buyurur:
“Yedi kat gök, yer ve bunlarda bulunan her şey, O’nu tesbih eder. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz onların tesbihini anlamazsınız. O, Halim’dir, Gafûr’dur.”
Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme de dağların, taşların selam verdiği hepinizin malumudur.
Evet, sinekler bize burada insanın iki özelliğinden bahseder. Birincisi: İnsan eşref-i mahlûkattır. Yani mahlûkatın en şereflisidir. İkincisi ise insan, halifetullahi fi’l-arzdır. Yani Allah’ın yeryüzündeki halifesidir.
Evet, şimdi sinekler diyor ki:
“Ya Rabbi! İnsanoğlu yeryüzünde senin halifen ve yaratılmışların en şereflisi olduğu halde, bütün bu dünyada yarattıklarını onun hizmetine ve imkânına verdiğin halde, bazıları seni bir dil ile zikrediyor. Bazıları ise seni hiç zikretmiyor, adını bile anmıyor ama biz sinekler senin yarattığın şerefli bir mahlûkat ya da senin halifende
değiliz. Vücudumuz da insanlara göre daha küçük ama bizim sayımız daha çok olduğu için seni daha çok zikrediyoruz. Eğer yalnız onların başından bizleri halk etseydin, binler lisan ile sana zikredecek bizim gibi mahlûklar olurlardı.” Buradan, diğer organlar bir tarafa, sadece başlarının büyüklüğünü ele alırsak,
bir baş yaratmak yerine bir başa sığacak kadar binlerce sinek yaratsaydın bir baştan bir Allah zikri çıkarken, bir başa sığacak kadar sinek lisanından binlerce Allah zikri hâsıl olacaktı. Dolayısıyla her bir sinekte bir lisan olmasından sineklerin adedi kadar Allah’ı zikreder demektir. Buradaki “binler lisan” dan kast edilen anlam
sineklerin sayı ve adedidir. Çünkü her bir sinek bireysel olarak Allah’ı kendi dili ile zikreder. Böylece yüzbinler Allah (cc) ismini zikretmiş olur. Kısaca söylemek gerekirse, vurgulanmak istenen ve sineklerin bize anlatmak
istediği şu:
“Sinekler, insanların büyük baş ve bedenlerine rağmen, Allah’ı gereği kadar zikredip O’na hakkıyla kulluk etmediklerini, oysa kendilerinin küçük cisimleriyle beraber yaratıcılarına karşı her an zikirde bulunup ona kulluk ettiklerini seslendirmişlerdir. Aslında insanların onlardan hoşnutsuzluğunun kaç katı sinekler insanlardan
şikâyetçi… Burada düşünülecek konu, sineklerin Allah’ın hikmetine karışması değil, kendini üstün gören ve diğer yaratılmışları beğenmeyen insanoğluna bir ders vermektir. Ne mutlu ibret nazarı ile bakana! Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri bu manayı şu güzel ifadelerle terennüm eder:

Hak, şerleri hayreyler,
Zannetme ki gayreyler,
Arif ânı seyreyler,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
Deme şu niçin şöyle?
Yerindedir o öyle.
Bak sonunda sabreyle.
Mevlâ görelim neyler,

Neylerse güzel eyler…
Abdullah bin Menazil buyuruyor ki:
“Arif olan kimse Allah’tan gelen her şeyi acayip karşılamaz. Herşeyi yerli yerinde bilir.”
Mehmet Kırkıncı Hoca’ya şöyle sorulur:
“Hz. Âdem (as) cennetten niçin dünyaya gönderildi?”
“Fena mı oldu?” cevabını verir. “İki kişi geldiler ama milyarlarca insanla beraber döndüler. Hep cennette kalsalardı, bu sayı hiç değişmeyecekti.”
Şeytana uyup imtihanı kaybedenlerin sayısı önemli değildir. Mühim olan kazananlardır. Tavuğun altına bırakılan yüz yumurtadan sekseni bozulup yirmisi civciv olsa, zarar oldu denilmez.

Dua
Ey kalpleri çeviren Allah’ım! Her şeyde hayır görecek bir göz, her hayrı göğüsleyecek bir gönül ver bize. Senden değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabul etmemiz için sükûnet, değiştireceklerimizi değiştirmek için cesaret, ikisini birbirinden ayırt edebilmek için feraset vermeni istiyoruz. Âmin.

Meseleler
Sarp dağları aşarak gelebilmek mesele…
Gönülden mesafeyi silebilmek mesele…
İnsan ilim öğrenir, her şeyi bildim sanır; asıl hüner, kendini bilebilmek mesele…
Sevgi için çok şeye katlanır insan, Ferhat gibi dağları delebilmek mesele…
Nefsine hoş geleni gönül verir seversin, nefsine zor geleni sevebilmek mesele…
Ölüm elbet mukadder insan için, lakin ölmeden ötesini görebilmek mesele…
Her şeyin bir sebebi var da, asıl sebeplerin sebebini bulabilmek mesele…
۞ ۞ ۞
Allah’a dua ederken bazen “Allah’ım! Hakkımda hayırlısıysa ver.” diyoruz, sonra hakkımızda hayır olanı verdiğinde biz beğenmiyoruz. Hazret-i Ali (ra) şöyle dua ederdi:
“Allah’ım! Gönlümde olanı hakkımda hayırlı eyle. Hakkımda hayırlı olana da gönlümü razı eyle.”
Belalara sabır konusunu Necip Fazıl Kısakürek’in çok güzel bir sözüyle noktalayalım:
“Sabrın sonu selamet,
Sabır hayra alamet.
Bela sana kahretsin,
Sen belaya selam et.”

2. İBADET VE TAATTE SABIR
(600 DERECE)
Belaya sabra göre, ibadete sabır daha zor olduğu için, sevabı da daha fazladır. Mesela Ramazan ayı boyunca gündüzleri aç, susuz durarak ve başka ihtiyaçları da terk ederek oruç tutmak, herkese kolay değildir. Çok kimse bu sabrı gösteremiyor. Abdest almak, sabah uykudan uyanıp kalkmak, günde beş vakit namaz kılmak çok
kimseye zor geldiği için, bu sabrı gösteremiyor. Allah Zülcelal’in azabından kurtulup sevap elde etmek isteyen kimse, O’na ibadet uğrunda karşılaşacağı dünya sıkıntılarına sabırla katlanmalı. Gerek günahlardan ve gerekse dünyaya dönük ihtiraslardan uzak durmalıdır. Çünkü hadislerin bize bildirdiği üzere cennet nefsin hoşuna gitmeyen amellerle kuşatılmış olduğu gibi cehennemde arzu ve şehvetlerle kuşatılmıştır. Ebu Hureyre’den (ra) rivayetle Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle anlatmıştır:
“Allah cenneti yarattığı zaman Cebrail’e (as), ‘Haydi git ona bak!’ emrini verdi. O da gitti baktı ve şöyle dedi: ‘İzzetin ve celalin hakkı için bunu duyan herkes hemen oraya girer.’
Sonra orasının etrafını (nefsin hoşlanmadığı) zorluklarla döşedi. ‘Haydi, şimdi git bak!’ buyurdu. Gitti, baktı ve şöyle dedi: ‘İzzetin hakkı için, oraya hiç kimse giremeyecek diye korktum.’
Allah cehennemi yarattığı zaman Cebrail’e, ‘Haydi git ona bak!’ emrini verdi. O da gitti, baktı ve şöyle dedi: ‘İzzetin ve celalin hakkı için, bunu duyan hiç kimse oraya girmez.’
Sonra onun çevresini (nefsin hoşuna giden) şehvetlerle döşedi ve ‘Haydi git, şimdi bak!’ buyurdu. Cebrail gitti, baktı ve şöyle dedi: ‘İzzetin hakkı için, korkarım ondan hiç kimse geri kalıp kurtulamaz mutlaka oraya girer.’“495
۞ ۞ ۞
Seyyid Abdulkadir Geylani (ks) buyuruyorlar ki:
“Nasıl ki rızık elde etme hususunda külfete katlanıyorsan, aynen bunun gibi salih ameller işlemek içinde külfete katlanman gerekir.”
۞ ۞ ۞
Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:
“En üstün ibadet, sıkıntı anında sabırla kurtulmayı beklemektir.”496
۞ ۞ ۞
İbrahim bin Ethem buyurdular ki:
“Öbür dünyada terazide en ağır amel, burada bedene en zor gelenidir.” Evet kardeşlerim! İnsan, ibadet etmenin mükâfatlarını, en önemlisi de Cemalullah’ı düşünürse, ibadet etmek bir sabır değil, bir aşk işi olur.
۞ ۞ ۞
Hasan Sezai-yi Gülşenî Hazretleri buyuruyor ki:
“‘Her zorlukla beraber O’nun kolaylığı vardır.’ Bu söze çok sevinin. Bu söz, Allah kelamıdır!”
۞ ۞ ۞
Sırrı-yı Sakatî Hazretleri bir sohbetinde şöyle buyurdu:
“Cehennemlik olanlar, cehennemde iken Allah Teâlâ’yı görmekle şereflenebilselerdi, hiçbir zaman cenneti hatırlarından geçirmezlerdi. Çünkü ismi aziz olan Hak Teâlâ’yı seyretmek, ruha o kadar çok neşe verir ki bu neşe ona, bedeninin çektiği azabı unutturur. Bu azap ile meşgul olmak hatırına bile gelmez. Cennette ise, Allah Teâlâ’yı temaşadan daha mükemmel bir nimet mevcut değildir. Cennetteki nimetlerin hepsi yüz misli arttırılsa, fakat cennette olan kimselerle Allah Teâlâ arasında bir perde bulunsa, yine de can u gönülden feryat ve figan ederlerdi.”

3. GÜNAH İŞLEMEMEYE KARŞI SABIR
(900 DERECE)
Günah işlememeye sabır, ibadet işlemeye sabretmekten daha zor olduğu için sevabı da daha çoktur. İnsan ibadete sabredip yapabilir, fakat günaha sabır zordur. Mesela hemen gıybete girer. Çok kimse gıybet günahından kurtulamaz, yani sabredemeyip gıybet eder. Çoğu insan, kibrin büyük günah olduğunu bildiği hâlde,
kendisinin küçük düşmesine rıza gösteremez. Herkesin kendisini övmesini ister. Çok kimse kadınların açık gezmesinin, boyanıp koku sürünüp dışarıya çıkmalarının günah olduğunu bildiği hâlde dayanamaz, bu günahı işler. Çoğu kadın namaz, oruç ve diğer ibadetleri yapmaya sabır gösterdiği hâlde, kapalı gezmeye sabredemez. Bu nedenle günah işlememeye sabır, çok kıymetlidir. Bir günahtan kaçmak birçok ibadet etmekten üstündür. Bir hadis-i şerifte:

“Çok az bir günahtan kaçınmak, bütün cin ve insanların (nafile) ibadetleri toplamından daha iyidir.” buyuruluyor.
Hazret-i Ali (ra) buyuruyor ki: “Günah işlersin, tadı gider ama cezası seni bekler. İbadet edersin zorluğu biter ama
mükâfatı seni bekler.”
Hadis-i şerifte varit olmuştur ki:
“Allah Teâlâ mahlûkatı cem ettiği zaman bir münadi: “Ehl-i sabır nerededir?” diye çağırır. Bir kısım kimselerde kalkıp süratle cennete koşarlar. Melekler onlara neye sabrettiklerini sorarlar. Onlar şöyle derler:
“Allah’a itaate ve Allah’a isyan olacak şeylere (yapmamak için) sabrettik.”
Rabbimiz, Muhammed suresinin 31. ayetinde buyuruyor ki:
“Andolsun ki içinizden cihat edenleri, sabır ve sebat gösterenleri bilinceye (belirleninceye/ ortaya çıkarıncaya) kadar sizi deneriz/imtihan ederiz.”
۞ ۞ ۞
Hasan-ı Basrî (ra) şöyle anlattı:
“Ashaptan biri vardı. Cahiliyet devrinde tanıdığı bir kadını gördü. Onunla konuştu sonra ayrıldı. O sahabi, kadın giderken peşinden bakıyordu. Hem bakıyor hem yürüyordu. Bir duvara çarptı yüzü yaralandı. Bunun üzerine Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu: ‘Allah, bir kulu için hayır dilerse, onun cezasını dünyada peşin verir.’“
۞ ۞ ۞
Hz. Musa (as), Hz. Hızır’a (as):
“Ledün ilmine nasıl kavuştun?” diye sorunca, o da: “Günah işlememeye sabretmek sayesinde.” diye cevap verdi.
Özetleyecek olursak: Demek ki, belaların nimet olması, o belaya sabretmeye ve Allah Teâlâ’nın gönderdiği
kazaya razı olmaya bağlıdır. Bela gelince feryat eden, önüne gelene Rabbini şikâyet eden, nimetten mahrum kalır, azaba layık olur. Belaya sabır, Peygamberlerin hasletlerindendir.
İyi ameller işlemek gibi, kendi isteği ile olan şeylerde de sabra ihtiyaç vardır. Çünkü ibadetlerin namaz gibi bir kısmı tembellikten, zekât gibi bazısı cimrilikten, hac gibi bazısı da her ikisinden dolayı zor gelir ve sabırsız yapılamaz. Her iyi amelin başında, ortasında ve sonunda sabra ihtiyaç vardır. Başında olan, niyeti ihlâsla
yapmak, riyayı kalbinden çıkarmaktır. Bunlar ise zordur. Taat esnasında sabretmek ise, şart ve edeplerini hiçbir şeyle karıştırmamaktır. Mesela namazda ise, hiçbir tarafına bakmamalı, huzura halel verecek bir şey
düşünmemelidir. İbadetten sonraki sabır da yaptığını izhar etmekten, söylemekten kaçınmak ve bununla ucbdan ve kibirden sabreylemektir. “Boş bir çuvalın dik durması zordur. Bu yüzden ilimsiz sabır olmaz.” Günahlara gelince, sabretmeksizin el çekmek imkânsızdır. Şehvet ne kadar kuvvetli ve günah işlemek ne kadar kolay olursa, o günahı işlememeye sabretmek o kadar zor olur. Bunun için dil ile işlenen günahlara sabretmek daha zordur. Çünkü dilin hareketi kolaydır. Hele çok konuşursa, âdet haline gelir. Mesela dil ucuna gelip kendini başkalarına beğendirecek bir kelimeye sabretmek zor olur. İnsanların eliyle veya diliyle eziyet etmeleri gibi, kendi isteğiyle olmayan, fakat karşılık vermesi isteğiyle olan şeylerde, karşılık vermemek için veya karşılık verirken haddi aşmamakta da sabretmeye ihtiyaç vardır.
۞ ۞ ۞
Bir adam İbni Mesut Hazretleri’ne geldi ve ona:
“Benim bir komşum var. Bana eziyet ediyor ve devamlı rahatsızlık veriyor. Ne yapayım?” diye tavsiye istedi. İbni Mesut ona şu tavsiyeyi yaptı: “Git! Eğer o sana eziyetle Allah’a isyan ediyorsa, sen de onun eziyetine sabırla, Allah’a itaatte bulun.”
۞ ۞ ۞
Yahya bin Ziyad’ın ahlâksız bir hizmetçisi vardı. Yahya’ya: “Bu kötü hizmetçiyi neden başından defetmiyorsun?” diye sorulunca, şu cevabı vermişti: “Ondan gördüklerime tahammül edip hilm ahlakını kazanayım diye elimde tutuyorum.”
۞ ۞ ۞
Hasan-ı Basrî (ks) buyurduğu gibi: “Allah (cc) mümin için cennetten başka rahat yer yaratmamıştır.”

Sıkıntıda Dua ile Gelen Ecir
Peki, mümin sıkıntı anında nasıl davranır?
İstirca ile Rabbine yönelir. Rabbimiz Bakara suresinin 155-157. ayetlerinde işte tamda bu kullardan bahseder. Bizde bu konuyu Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin hadis-i şerifleri ile pekiştirip Rabbimiz sıkıntı anında bize nasıl davranılmasını emrediyorsa öyle amel edelim inşallah.

�ِِّ نْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وََب ش
أَْمْوَالِ وَال
أَيْ ءٍ مِّنَ ا خْ لَوفْ وَا جْ لُوعِ وََنقْصٍ مِنَ ال
�َ وََلنَبْلُوََّنكُْ ب ش
﴾ ﴿ ١٥٥ ي نَ ü الصَّابِ ِ
﴾ إَِليْهِ رَاجِعُونَ ﴿ ١٥٦ _ لِلهِ وَإِنَّ _ مْ مُصِيبَةٌ قَاُلوا إِنَّ . إِذَا أَصَاَبتْ ُ اََّلذِي نَ
﴾ مْ وَرَحَْةٌ وَأُوَلئِكَ هُُ اْلُهْتَدُونَ ﴿ ١٥٧ E مْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّ ِ . أُوَلئِكَ عَلَيْ ِ
“Andolsun, sizi biraz korku, (biraz) açlık, (biraz da) mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere (lutf-ü keremimi) müjdele. Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: ‘Biz Allah’a aitiz ve sonunda O’na döneceğiz.’ derler. Onlar (o teslimiyet ve istircayı gösterenler yok mu?) Rablerinden mağfiretler ve rahmet hep onların üzerindedir ve onlar doğru yola erdirilenlerin ta kendileridir.” İstirca Duasını Okumanın Faziletleri “Ümmetime musibet anında öyle bir şey verildi ki, ümmetlerden hiçbirine verilmemiştir.
O da,471

SABIR VE ŞÜKÜR
لَيْهِ رَاجِعُونَ إِ _ لِلهِ وَإِنَّ _ إِنَّ demeleridir.”497
Başka bir rivayette ise şöyle buyurulmuştur:
“Her kim başına gelen bir bَela ve musibet anında istirca ederse yani إَِليْهِ رَاجِعُون _ لِلهِ
وَإِنَّ _ إِنَّ  derse, Allah onun musibetini telafi eder, akıbetini (sonunu) güzel yapar ve ona razı olacağı iyi bir halef (aldığından daha iyisini) verir.”498

Hz. Aişe (ra) şöyle anlatmıştır:
“Bir keresinde Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin başparmağına diken batmıştı.

Ondan istirca ederek,َ إَِليْهِ رَاجِعُون _ لِلهِ وَإِنَّ _ إِنَّ
diyerek ve başparmağını silerek yanıma geldi. Ben onun istircaını duyarak yanına yanaştım. Az bir şey olduğunu görünce güldüm ve ‘Ya Resulallah! Anam babam sana feda olsun. Bütün bu istircaların, bu dikenden sebep miydi?” dedim. Bunun üzerine Resulullah sallallahu aleyhi vesellem tebessüm etti, sonra omuzlarıma vurarak:
“Ey Aişe! Şüphesiz Allah Teâlâ isterse küçüğü büyük yapar, dilerse büyüğü küçük yapar.” buyurdu.499

Resulullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:
“Başına bir musibet gelen kَimse bilahare o musibeti hatırlayıp da إَِليْهِ رَاجِعُون _ لِلهِ
وَإِنَّ _ إِنَّ
sözünü yeniden söylerse o musibetin zamanı eskide kalmış olsa bile, Allah Teâlâ ona o musibetin başına geldiği günkü ecrin bir mislini yazar.”500
Gerek geçim sıkıntısı gerekse başka sıkıntılar için güzelce sabretmelidir. Sabretmemek bir şeyi halletmediği gibi, kızıp sağı solu kırıp geçirmek daha büyük zararlara sebep olur. Bir müminin ayağına bir diken batsa veya bir çay bardağı kırılsa, günahlarına kefaret olur. Onun için bütün sıkıntılara, üzüntülere katlanmak büyük nimet olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
“Kulun günahı çoğalır da onu yok edecek güzel ameli bulunmazsa, ona sıkıntılar gelir ve günahlarına kefaret olur.”501

Müminin Dünyadaki İsteklerinin Olmaması
Eski zamanlarda bir mümin ile bir kâfir balık avlamaya gittiler. Kâfir kendi ilahlarını anıyor ve balık tutuyordu. Hatta bu şekilde çok balık tuttu. Mümin ise Allah’ı zikrediyordu ama balık adına hiçbir şey onun ağına düşmüyordu. Sonra Güneş’in batışı sırasında, bir balık ona isabet etti. Balığı çekti fakat balık ağdan kurtulup yine suya düştü. Akşam oldu. Eve döndüler. Müminin eli boştu. Yanında hiçbir şey yoktu. Kâfir ise ağını doldurmuştu.
Müminin üzerine müvekkel olan melek, bu duruma üzüldü. Bu müvekkel melek daha sonra göğe çıktığında, müminin cennetteki makamını gördü. Kendi kendine:
“Vallahi, o müminin gelip varacağı yer burası olduktan sonra ona isabet eden hiçbir şey zarar vermez.” dedi.
Müvekkel melek, kâfirin de cehennemdeki yerini gördü. Onun için de: “Vallahi! O kâfirin düşeceği yer bura olduktan sonra, dünyada ona isabet eden hiçbir maddi fayda artık ona hiçbir şey sağlamaz.” dedi.
Vehb b. Münebbih şöyle anlatıyor:
“Dördüncü kat semada iki tane melek karşılaşmışlar. Biri diğerine sormuş: “Nereden geliyorsun?”
“Falanca Yahudinin canı balık yemek istemişti. O istediği balığı denizden onun bulunduğu tarafa sevk etmem emredildi. O emri yerine getirdim. Oradan geliyorum. Sen nereden geliyorsun?” “Falanca abidin canı zeytinyağı istemişti. Bende onu döktüm, oradan geliyorum.”
۞ ۞ ۞
Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor ki:
“Kâfir, bir iş hususunda Allah’a dua eder, hemen yerine getirilir. Mümin dua eder, hemen yerine getirilmez (tehir edilir). Melekler bundan telaşlanır. Allah Teâlâ buyurur ki:

‘Ben kâfire hemen verdim. Çünkü onun sesine gazap ederim. Mümine gelince, zikri bırakmasın diye onu tehir ederim. Zira onun yalvarmasını severim.’“502
۞ ۞ ۞
Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:
“Başlarına üzücü bir hal geldiğinde sabreden, kendine nimet verildiğinde şükreden, haksızlığa uğradığında olaya hoşgörü ile yaklaşıp affeden, kendi bir haksızlık yaptığında özür ve af dileyen kimseler… İşte onlar, güvenli ve doğru yolu bulanların ta kendileridir.”
۞ ۞ ۞
Davud (as), Mevla’ya sordu:
“Ya Rabbi, sabredenlerin mükâfatı nedir?”
“Ey Davud! O kuluma iman elbisesi giydiririm, bir daha da asla çıkarmam!”
Salih ve saliha bir mümin, ruhundan âleme rahmet taşıran, merhamette zirveleşen, affedebilmenin hazzını duyan, çile ve ıstırapları sabır gücü ile bertaraf eden ve daima Cenab-ı Hakk’a şükür duyguları içerisinde bulunan zarif bir kişiliktir. Asıl zararlı musibet, imanımıza, Müslümanlığımıza, ahlakımıza gelen musibettir. Bu musibetlerden her zaman Allah’a sığınmamız ve ağlayıp sızlanmamız gerekir. 503
Bu dünya geçici olduğu gibi sıkıntılarda kalıcı değildir. Humeyd b. Enes’ten (ra) naklen Resulullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdular ki: “Kıyamet günü dünyada zevk ve safa ehli getirilir, bir an ateşe sokulur; simsiyah, yanmış olarak çıkarılır. Çıkınca ona sorulur: “Dünyada iken sana hiç nimet gelmedi mi?”
Şöyle der:
“Hayır. Ben yaratıldığımdan beri hep bela içindeyim.”
Bundan sonra, dünyada her türlü çileye katlanmış biri gelir. Bir an için cennete sokulur. Çıkarıldığı zaman bedir halindeki ay gibidir. Ona da sorulur:
“Şimdiye kadar hiç çile çekip musibetlere uğradın mı?” Şöyle söyler:
“Hayır. Yaratıldığımdan beri nimet içindeyim.”
Evet, ne demiştik? Rabbimiz imanımıza musibet vermesin! Âmin. Hz. İsa ve Şükreden Kul İsa (as) bir ağacın altında, kendinden geçmiş bir halde dua eden birini görür. Dikkatlice baktığında adamın ayakları tutmayan bir kötürüm olduğunu anlar. Sonra iki gözünün de görmediğini fark eder. Vücuduna dikkatlice baktığında ise cildinde baras hastalığı olduğunu görür. Ama adam bütün bunlara rağmen ellerini kaldırmış mutluluktan uçacakmış gibi dua etmektedir: “Ey nice zenginlere vermediği nimeti bana ikram eden Rabbim! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun!”
Hazret-i İsa, kötürüm adama yaklaşır:
“Ayağın yürümüyor, gözün görmüyor, bedenin de sağlıklı görünmüyor. Buna rağmen çoğu zenginlere verilmeyen nimetlerin sana verildiğini düşünmekte, bunun için de büyük bir mutlulukla şükretmektesin. Hangi nimettir nice zenginlere verilmediği halde sana verilen?”
Kapalı gözleriyle sesin geldiği yana yönelen kötürüm adam şöyle der:
“Efendi! Allah Teâlâ bana öyle bir kalp vermiş ki, o kalple O’nu tanıyorum. Öyle bir dil vermiş ki, o dille de O’na şükrediyorum. Hâlbuki dünyanın serveti elinde olan nice zenginler var ki, kalbinde O’nu tanıma sevinci, dilinde de O’na şükretme mutluluğu yoktur. Ama gel gör ki, ayakları topal, gözleri kör, bedeninde hastalıklar bulunan bu kötürüm adama Rabbim, bu sevgiyi ihsan eylemiş, bu nimetin farkına varma tefekkürünü nasip eylemiş. İşte bunu düşününce kendimi tutamıyor ve ‘Nice zenginlere vermediği nimeti bana veren Rabbim! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun!’ diye teşekkür etmekten kendimi alamıyorum.”
Baş gözü kapalı da olsa kalp gözü açık olan bu adama yaklaşan İsa (as): “Ver şu elini öyle ise!” diyerek elinden tutar, eğilerek görmeyen gözlerinden öper. Peygamberin dudaklarının değdiği gözler anında açılır. Karşısındakinin İsa (as) olduğunu görünce heyecanlanan adam: “Sen şu ölüleri dirilten, hastalara şifalar bahşeden mucizelerin sahibi peygamber değil misin?” der. İsa Peygamber:
“Belli olmuyor mu?” deyince:
“Gözlerimden belli oluyor da ayaklarımdan henüz belli değil.” der. Tebessüm eden İsa (as):
“Sen hele bir ayağa kalkmayı dene!” deyince, silkinen kötürüm adam dimdik ayağa kalkar. Ayakları üzerine dikilebildiğini anlayınca söylediği ilk sözü şu olur:
“Ey Allah’ın Nebisi! Sendeki bu mucizeler de O’ndan değil mi? Öyle ise izin ver de geç kalmayayım, O’na şükredeyim.” diyerek hemen yere iner, başını secdeye koyar ve der ki:
“Rabbim! Seni tanıyan bir kalple, şükreden bir dil nimetinin şükrünü yapmaktan acizken, şimdi gören bir çift göz ve yürüyen iki ayak lütfettin. Artık bilemiyorum nasıl şükretmem gerekiyor bu eşsiz nimetler karşısında?”
Bu sırada çevreden toplanan halk, gösterdiği bu mucizelerden dolayı Hz. İsa’nın(as) elini öpmek isterler. Ama Allah’ın Peygamberi işaret eder:
“Benim değil secdedeki şu kötürüm adamın elini öpün!” Derler ki: “Onu secdeye indiren nimetlere biz baştan beri sahibiz. Ama hiçbirimiz onun duyduğu gibi bir mutluluk duymadık.” Hazret-i İsa bunlara şu cevabı verir:
“Öyle ise tefekkür edin, siz de düşünün. Düşünen, sahip olduğu nimetin farkına varır. Düşünmeyen ise kendisini mahrumiyette sanır!”
۞ ۞ ۞
İmam Azam Ebu Hanife buyurdular ki:
“Ne tam safa üzere hayat yaşadık ne de Allah’ın razı olacağı salih amel işleyebildik. Bu da hüzün olarak bize yeter.”
Sabır konusuna Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin sıkıntılı hallerde Hz. Ali’ye (ra) yapmayı tavsiye ettiği duası ile bu maddeyi noktalayalım.
Ferec (Kurtulma) Duası
“Ey Allah! Sen beni hiç uyumayan gözünle (nazarınla) muhafaza et. Erişilmeyen rüknünle beni kuşat (koruma altına al). Kimse tarafından devrilmesi kast edilemeyen esasınla beni himaye et. Bana karşı gücün yettiğine göre (bana ceza vermeye gücün varsa da) beni bağışla. Sen benim ümidimken ben helak olmayayım. Ey Rabbim! Nice nimet var ki o nimeti bana lütfettin ama karşılığında benim Sana şükrüm az oldu. Nice bela ve musibet var ki onunla beni imtihan ettin ama bela musibetler anında benim Sana karşı sabrım az oldu.

Ey nimetine karşı şükrümün azlığına rağmen beni mahrum etmeyen, imtihanına karşı sabrımın azlığına rağmen beni yalnızlığa terk etmeyen ve ey beni günahlar yaparken gördüğü halde rezil etmeyen Allah’ım!
Ey ebediyyen tükenmeyecek iyiliklerin sahibi! Ey saymakla bitirilemeyecek nimetlerin sahibi!
Ey benim ilahım! Ben Senden (her sıkıntı ve zorluktan) en yakın bir çıkış, (itirazsız) pek güzel bir sabır dilerim. Her beladan uzak bir afiyet, afiyet karşılığında da şükretmeye (muvaffakiyet) dilerim. Afiyetin devamını niyaz ederim ve insanlara

muhtaç olmamayı isterim. Masiyetten uzak durmak ve taate güç yetirmek, ancak o ulu ve yüce olan Allah’ın yardımıyla mümkündür.
Ben Senden dilerim ki Efendimiz Muhammed’e sallallahu aleyhi vesellem ve âline de salat edesin. Ben düşmanların ve zorbaların şerlerine karşı kendimi ancak Seninle savunurum.”

Son Söz

Rabbine dönüp “Benim büyük bir derdim var!” deme. Derdine dönüp “Benim büyük bir rabbim var.” de.

II. ŞÜKÜR
ŞÜKÜR; MÜMININ, KENDISINE lütfedilen nimetlere ve iyiliklere karşı sevinerek, onları ihsan eden Rabbine çeşitli söz ve davranışlarla halisâne bir kullukta bulunmasıdır. Yani şükür, nimetin hakikî sâhibini bilmektir.
Hadis-i şerifte şöyle buyurulur:
“İman iki kısımdır. Yarısı sabırda, yarısı şükürdedir.”504
Ayetlerden anlıyoruz ki, Allah Teâlâ, “şükredenlere nimet ve mükâfatları artıracağını”
505 haber veriyor. Şükretmek iki dünyada da bu kadar kazançlı olduğuna göre neden şükretmeyelim?
Peki, şükrediyor muyuz? Cevabı Kur’an-ı Kerim’de veriliyor:
“Kullarımdan şükreden azdır!” (Sebe, 34/13)
“Gerçek şu ki, Allah insanlara karşı sınırsız cömertlik göstermektedir. Ama (ne yazık ki) onların çoğu şükrünü bilmez.” (Yunus, 10/60)
“Allah, insanlara çok ihsanda bulunmuştur lakin insanların çoğu şükretmezler.”
(Neml, 27/73)
Öyle değil mi? Onun nimetleri sadece, yoktan var etmek, rızık vermek, sıhhat vermek, sağlıklı uzuvlar vermek, dünyayı yaşayabileceğimiz, istifade edebileceğimiz şekilde yaratıp, nimetlerle bezemek vs. gibi görebildiğimiz nimetlerden ibaret değildir. Bizi de bütün bu nimetlerden lezzet alacak ihtiyaç ve duygularla donatması, bir başka nimet değil midir?
“Allah’ın nimetini saymak isterseniz sayamazsınız. Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür.” buyuruyor Rabbimiz, İbrahim suresinin 34. ayetinde.

Mansur bin Ammar şöyle buyurmuştur:
“Dünya musibetleri karşısında, şikâyet eden kimsenin bu hali, dini musibet şekline dönüşüverir.”
İşte kardeşlerim! İlk olarak şükretmemiz gereken en önemli husus, Müslüman bir ülkede, Müslüman bir anne babadan Müslüman olarak dünyaya gelmemizdir. Bu büyük nimete nail olurken Rabbimiz bizi sınamadı. Kendisini bulmamızı bize zorlaştırmadı. Âdeta daha dünyaya gelmeden bir ikram olarak iman nimetini annemizin kalbine, babamızın gönlüne yerleştirdi ve onlardan bize bu ikramı lütfetti. Dolayısıyla Müslümanlığımız, bizim için en büyük hamd meselesidir.

Bir kişi, Sehl bin Abdullah Tüsterî’ye gelerek şöyle dedi:
“Bir hırsız evime girerek bazı eşyalarımı çaldı.” Sehl’den teselli beklerken, ondan şu karşılığı aldı:
“Hemen Allah’a şükret!”
“Evime hırsız girdi diyorum, bunun nesine şükredeyim?”
“Şunun için şükret: Eğer şeytan kalbine girip de inancını bozsaydı, imanını çalsaydı ne yapardın? Hırsızlığın dininde olmayıp malında olmasından dolayı Allah’a şükret.”
Diğer şükür hâlinde olmamız gereken husus, Rabbimizin bize lütfettiği “selim bir akıl”dır. Ki o akılla, O’nu ve O’nun nimetlerini fark ettik.
Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Allah sizi annelerinizin karnından çıkarttığı zaman, hiçbir şey bilmiyordunuz. Şükredesiniz diye işitme (duygusu), gözler ve gönüller verdi.”506
Rabbimizin bize lütfettiği en büyük nimetlerden biri de “sirâcen münîra” olarak ifade ettiği, Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa’dır. Çünkü Rabbimiz O’nu övmüş ve O’na “Habibim!” demiş, O’nu âlemlere rahmet ve nur kaynağı olarak yaratmıştır. O, Peygamber Efendimize ümmet olma şerefini bize bahşetmiştir.
Evet, çokluğundan dolayı farkına bile varamadığımız nimetler içinde yüzüyoruz. Ama bir yandan da öyle nankör bir nefsimiz var ki, nimetler arttıkça gafletimiz de artıyor, ne yazık ki şükretmiyoruz. Allah Teâlâ’nın haber verdiği gibi:
“Eğer Allah, kullarına rızkı genişletseydi, yeryüzünde mutlaka azarlardı…”507
Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri henüz 7 yaşında iken dayısı Sırrı-yı Sakatî onu hacca götürür. Harem içinde 400 kişilik pir uleması, şükür konusunda konuşup görüşlerini beyan etmektedirler!
Sırrı-yı Sakatî, Cüneyd’e, “Ey oğul! Sen de (fikrini) söyle.” der.
Cüneyd başını aşağı bırakarak tefekküre daldıktan sonra şöyle söyler: “Şükür oldur ki, Cenab-ı Hakk’ın verdiği nimetle O’na asi olmayasın! Ve O’nun nimetini masiyete (günah ve isyan olan inanç, söz, fiil ve davranışlara) sermaye eylemeyesin.”
Cüneyd bu cevabı verince, 400 kişilik pir uleması bu cevaba şaşırdılar ve bir ağızdan dua ettiler.
O halde diyebiliriz ki aklın şükrü haramı düşünmemektir, gözün şükrü harama bakmamaktır, dilin şükrü haramı konuşmamaktır, elin şükrü haramı tutmamaktır, ayağın şükrü harama gitmemektir, kulağın şükrü haramı dinlememektir… İlim ve fikir sahibi olanlar bu manada örnekleri çoğaltabilirler.
Hazret-i Ömer (ra) şükür ve sabrın birbirine olan üstünlüğü
hakkında şöyle buyurur:
“Şükürle sabır birer binek hayvanı olsalardı, hangisine daha önce bineceğimi kestiremezdim.”
۞ ۞ ۞
Hadis-i şerifte şükür ve sabır ehli şöyle tavsif edilmektedir:
“Dindarlıkta kendinden üstün olana bakıp tâbi olmak, dünyalıkta ise kendinden aşağıda olana bakıp Allah’ın kendisine verdiği üstünlüğe hamdetmek… Böyle yapanları Allah, şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim de dindarlıkta kendinden aşağıda olana, dünyalıkta ise kendinden üstün olana bakar da elde edemediğine üzülürse, Allah onu şükredici ve sabredici olarak yazmaz.”508
۞ ۞ ۞
Resulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:
“Sizden daha zenginlerin yanına az girip çıkın. Çünkü bu, Allah’ın size verdiği nimetlerini küçümsememeniz için daha uygundur.”509
۞ ۞ ۞
Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem ayrıca şöyle buyuruyor:
“Biriniz bir Müslüman kardeşinde bir dert gördüğünde, kendisini o derde uğratmadığı için Allah’a hamdetsin. Fakat bu şükrünü, açıktan yapıp da dertli kimseye duyurmasın.”510
۞ ۞ ۞

Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor:
“Allah’ın nimeti, rızkı bir kul üzerinde çoğaldıkça, mutlaka insanların o kişiye ihtiyaçları fazlalaşır. O nedenle kim kendisine ihsan edilen o nimete şükretmezse, Allahda o nimeti yok olmakla karşı karşıya bırakır.”511
۞ ۞ ۞
Sırrı-yı Sakatî Hazretleri buyurdular ki:
“Bir kimse bir nimete kavuşur da bunun şükrünü yapmazsa, o nimet elinden
gider de, o kimsenin haberi bile olmaz.”

Önce Sen Doğrul
Bir gün Hz. Süleyman, Cenab-ı Hakk’ın lütfu gereği tahtına oturmuş, havada uçuyordu. Ansızın gönlünden o nimetin şükrüne layık olmayan bir düşünce geçti. Hemen başındaki tacı eğrildi. Tacını doğrulttukça taç yine eğrildi ve yan yattı. Hz. Süleyman (ra) taca:
“Dur, eğrilme!” diye seslendi. Taç dile geldi:
“Ey Süleyman!” dedi. “Önce sen doğrul!”
Süleyman (as) hemen secdeye kapandı ve” Rabbimiz! Nefsimize zulmettik” diyerek tövbe etti. Eğri duran taç da kendiliğinden düzeldi.512

Söz konusu menkıbeden çok açık bir şekilde anlaşılan şudur:
İçinde bulunduğumuz halin şükründe tembel ve duyarsız davrandığımız takdirde aşk u muhabbetimiz olan başımızdaki taç eğriliyor. Dahası, biz düzelmeden oda düzelmiyor.
Ahmed er-Rufai Hazretleri şöyle buyuruyor:
“Bir kimse kendisine yapılan iyilikleri, ihsanları unutur da nimete küfranla karşılık verirse o nimet onun başına sadece bela olur.”
Tüm İbadetleri Versek Sıhhatli Bir Günümüzü Ödeyemeyiz
Vaktiyle bir abid vardı. Bir gün şiddetlice dişi ağrıdı. Acılar içinde kıvranıp huzuru kaçtı. Salih bir doktora gitti. Bu doktor herkese iyilik eder, hidayete vesile olurdu. Abide dedi ki: “Allah’ın izniyle iyileştirirsem karşılık olarak ne vereceksin?”
Abid düşünmeden:
“Ne istersen…” dedi. Doktor:
“Bütün ibadetlerinin sevabını istiyorum.”
Kendi kendine “İyi olunca tekrar ibadet eder, sevap kazanırım.” dedi ve sevaplarını verdi.
Diş tabibi bir ilaç verdi ve ağrılar tamamen kesildi. Abid Allah’a şükretti. Bu şükrü duyan doktor:
“Ey abid! Görüyorsun ki senin bütün iyi amellerin dünyada bir gün sıhhatle yaşamanın karşılığı bile değildir. Bir dişine tüm ibadetlerin gitti. Peki, başka bir yerin ağrıyınca ne vereceksin?”
۞ ۞ ۞
Görüyorsunuz ki insanoğlu çok acizdir. Bütün ömrümüzü ibadetle geçirsek ve yapılan her ibadet de kabul olsa, acaba rahat bir nefes alıp vermemizin şükrünü ödeyebilir miyiz?
Şeyh Sadi (ks) buyurdular ki:
“Göğse giren hava hayatı uzatır, çıkan hava ferahlık verir. Şu halde bir nefeste iki nimet mevcuttur ve her nimete bir şükürde her kula vaciptir.”
۞ ۞ ۞
Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri’nin dediği gibi:
“Nefes aldığına şükret, verdiğine de şükret, şükrettiğine de şükret.”
۞ ۞ ۞
Mahmud Efendi Hazretleri’miz buyuruyor ki:

“Her nimetin şükrü lazım mıdır? Lazımdır. Nefesimizi tutsalar veya siz kendiniz tutsanız ölüme gitmeye başlarsınız. O halde iken bütün dünya sizin olsa bir dolu nefes alabilmek için verir misiniz? Dünyayı verirsiniz. Demek ki koca bir dünya bir nefesten aşağıdır. Böyle büyük bir nimete şükretmek gerekli değimlidir? Gereklidir.”
۞ ۞ ۞
Eşref bin Muhammed der ki:
“Eğer bütün ömrümüzü ibadet ve taatle geçirsek, bir gün dünyada gezdiğimizin
şükrünü ödemiş olmayız.”
Tefekkür
Çok fazla şikâyet eden bir toplum haline geldik. Arabam yok, sürekli yürümekten şikâyetçiyim. Ayaklarım felçli, yürüyememekten şikâyetçiyim. Yarın pazartesi, iş var; işe gitmekten ve çalışmaktan şikâyetçiyim. Yarın pazartesi ve gidecek bir işim yok; işsizlikten, çalışamamaktan şikâyetçiyim. Evliyim, çok sıkıldım bu adamdan ya da kadından; evlilikten şikâyetçiyim. Bekârım çok yalnızım, evlenememekten şikâyetçiyim. Karnım çok doydu, yine çok yedim; bu kiloları verememekten şikâyetçiyim.

Karnım çok aç, yine yemeğim yok; bir lokma ekmek bulamamaktan şikâyetçiyim. Evim çok dar, 2 oda 1 salon, sığamıyoruz çocuklarla; evin küçüklüğünden şikâyetçiyim. Evsizim, sokaktayım, bir göz odaya razıyım; evsizlikten şikâyetçiyim.

Diriden şikâyetçiyiz, ölüden şikâyetçiyiz. Geleceğimizden şikâyetçiyiz, geçmişimizden şikâyetçiyiz. Hükümetten, muhalefetten, çocuklarımızdan, kazancımızdan, işimizden, komşumuzdan, akrabalardan şikâyetçiyiz…

Sonuç, şikâyet de şikâyet. Şikâyet etmediğimiz ne var ki şu dünyada? Hiçbir şey bulamazsak kendimizden şikâyetçiyiz.

Hepimiz şikâyetçiyiz. Her şeyden ama her şeyden! Sahip olsak da olmasak da, mutlu olsak da olmasak da, başarılı olsak da olmasak da! O halde ne önemi kaldı sahip olduklarımızın?
Bizim için bir kusurları saklama ve ego aracı haline geldi şikâyet etmek. Ama en büyük şikâyetlerimiz hep sahip olamadıklarımıza. Sahip olduklarımız bile bize ebediyen ait değil ki! Neden şikâyetle daha da eksiltiyoruz kendimizi?
Şikâyet; kendi beceriksizliğimize, başarısızlığımıza kılıf bulmak demektir, yani kurnazlıktır. Devamlı olarak şikâyet etmek hiçbir şeyden memnun olmamak, her şeye olumsuz bakacak sebepler ve şikâyetler üretmek, Allah’a ve O’nun takdirine üstü kapalı isyandır.

Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Hâlbuki sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri yaratan O’dur. Ne de az şükrediyorsunuz?”
Eğer şikâyet etme alışkanlığını bırakmak istiyorsan kesinlikle kendinden emin olmalısın. Kendine güvenmeyi öğrenmelisin. Hata yapmaktan ve başarısız olmaktan korkmamalısın. Tek yapman gereken, hatalarının üzerinde çok durmamak ve doğruları öğrenip yola devam etmektir. Hayatında sahip olduklarından memnun olmayı bilmelisin. Şükür duygusunu geliştirmelisin. Dünyada hiçbir şeyin mükemmel olmadığını kabul etmelisin. Bazı şeyleri değiştiremeyeceğini bilmelisin ve onlarla yaşamayı öğrenmelisin. Hayatın zorluklarla dolu bir yol olduğunu aklından çıkarmadan, şikâyet ederek değil, azimle yola devam etmelisin. Bu alışkanlığını değiştirmeyi dene ve hayatının ne kadar değiştiğini gör.

Benzer Yazılar

Psikoterapi Dergisi 2020. Tüm Hakları Saklıdır.
error: İçerik korunmaktadır !